19. yüzyılın Eşiğinde, Valensiya’dan Beyoğlu’na İki Pasaj Arasında Yürümek
🎧 Juan Arenosa – Cordelia (2024) Valensiya ile İstanbul arasında dilsiz, zamansız, mekânsız bir eşlikçi.
Bir pasajdan geçmek, çoğu zaman yalnızca bir sokaktan diğerine ulaşmak değildir. Camın altına adım atıldığında ses değişir, ışık yumuşar ve yürüyüş kendiliğinden yavaşlar.


Valensiya’da Pasaje Ripalda’nın cam örtüsünün altına girdiğimde de böyle hissederim; İstanbul’da Çiçek Pasajı’nda da. Farklılıklarına rağmen, ikisi de 19. yüzyılın son çeyreğinde modern yaşamı mimarlık yoluyla görünür ve deneyimlenebilir kılma arzusunun ürünü gibidir; cam ve taşla yazılmış, aynı döneme ait iki farklı cümle gibi.
19.yüzyılın sonu, Avrupa ve Akdeniz kentlerinde gündelik hayatın belirgin biçimde kamusal alana taşmaya başladığı bir döneme işaret eder. Sanayileşme, yeni ulaşım ağları ve büyüyen burjuva sınıfı, kent merkezlerinde dolaşmaya, bakmaya ve görünmeye uygun yeni mekânların ortaya çıkmasını sağlar. Pasajlar bu ihtiyacın mimari karşılığıdır: sokakla iç mekân arasında konumlanan, kamusal olanla özel olanın sınırlarını yumuşatan ara alanlar. Walter Benjamin’in pasajları modernitenin gündelik hayatını okumak için bir mercek olarak ele alması bu nedenle anlamlıdır; pasaj, modernliğin yalnızca temsil edildiği değil, bizzat deneyimlendiği bir sahnedir.
19.yüzyılın sonlarında Valensiya, Akdeniz ticaretiyle güçlenen, görece istikrarlı bir burjuva kentidir. Kafeler, kulüpler ve pasajlar, özellikle orta ve üst sınıflar için kamusal hayatın temel sahneleri hâline gelir. Kent merkezinde dolaşmak, vitrinlere bakmak ve kontrollü biçimde görünür olmak, modern yaşamın parçası olarak kabul edilir. Ripalda Pasajı gibi yapılar, bu düzenli ve ölçülü sosyal hayatın mekânsal karşılığıdır; kalabalık vardır ama dağılmaz, kamusal yaşam belirli sınırlar içinde akar.
Aynı dönemde İstanbul ise çok daha parçalı ve hareketli bir sosyal dokuya sahiptir. Özellikle Beyoğlu hattı, Osmanlı başkentinin en kozmopolit bölgelerinden biridir: tiyatrolar, meyhaneler, kafeler, oteller ve elçilikler yan yana bulunur. Farklı diller, sınıflar ve kültürler gündelik hayatta birleşir. Kamusal yaşam daha gürültülü, daha beklenmedik ve daha geçirgendir. Cité de Péra gibi yapılar, bu yoğun sosyal temasın içinde yalnızca bir dolaşım alanı değil, karşılaşmaların ve duraksamaların doğal uzantısı olarak çalışır.
Günümüzde bu iki pasajda yaşanan deneyim belirgin biçimde ayrışır. Ripalda Pasajı’nda yürümek hâlâ düzenli ve sakindir; mekân, kullanıcıya nereden girip nereye çıkacağını açıkça hissettirir. Geçiş akıcıdır, yön duygusu nettir ve yürüyüş kesintiye uğramaz. Çiçek Pasajı’nda ise yürüyüş bugünün kalabalığıyla sık sık bölünür; ışık dağılır, sesler üst üste biner, insanlar durur ve oyalanır. Bu nedenle burada bir yerden bir yere geçmek, çoğu zaman kalmakla iç içe geçer.
Bu Fark Nereden Geliyor?
Bu fark, geçmişte benzer bir mimari düzen içinde tasarlanan bu iki yapının bugün kentlerin gündelik ritmiyle farklı biçimlerde yaşanmasından kaynaklanıyor olmalı. Ripalda Pasajı’nın hâlâ ağırlıklı olarak geçilen bir mekân olarak kullanılmasının nedeni, yapının başından beri düzenli bir dolaşımı teşvik edecek şekilde kurgulanmış olmasıdır. 1889’da mimar Joaquín María Arnau Miramón tarafından tasarlanan pasaj, Valensiya’nın tarihî merkezinde, dönemin varlıklı ailelerinden Ripalda ailesinin girişimiyle inşa edilir. Aynı aile, Miramón’a pasajla birlikte konut niteliği taşıyan bir yapı da yaptırarak, modern yaşamın hem kamusal hem de özel yüzünü mimari ile temsil eder.
İtalya ve Fransa’daki 19. yüzyıl pasajlarından esinlenen bu düzenleme, kent sokaklarının karmaşasından bilinçli bir kopuş sunar; durmaktan çok ilerlemeyi, oyalanmaktan çok geçişi öne çıkarır. Bu nedenle Ripalda, ilk tasarlandığı günden itibaren yürümeyi önceleyen bir iç sokak olarak çalışır.
Cité de Péra ve Beyoğlu’nun Başka Ritmi
Çiçek Pasajı’nın öncülü olan Cité de Péra ise 19. yüzyıl Avrupa’sında ortaya çıkan pasaj fikriyle aynı modernlik idealinden beslenmekle birlikte, bu tipolojinin birebir bir kopyası değildir. Avrupa’daki birçok pasaj gibi cam örtülü bir iç mekân ve ticari bir dolaşım alanı sunar; ancak geçiş, yapının asli işlevi olmaktan çok, karma kullanımlı bir yapının parçasıdır. Üst katlarda konutların, alt katlarda dükkânların yer alması, burayı yalnızca geçilen bir geçit değil, yaşanan bir yapı hâline getirir.
Bu durum, yapının yer aldığı Beyoğlu bağlamıyla yakından ilişkilidir. 19. yüzyıl sonu İstanbul’unda Beyoğlu, tiyatroların, kafelerin, otellerin ve diplomatik temsilciliklerin yoğunlaştığı, çok dilli ve çok kültürlü bir sosyal hayatın merkezidir. Cité de Péra, bu canlı çevrenin içinde, başından itibaren gündelik karşılaşmalara açık, geçirgen bir mekân olarak şekillenir.
Bu açıdan bakıldığında Ripalda, klasik pasaj mantığına daha yakın bir örnek sunarken; Cité de Péra, pasaj fikrinin Beyoğlu’nun sosyal ve mekânsal koşullarına uyarlanmış, daha karşılıklı bir yorumunu ortaya koyar. Bugün iki pasaj arasındaki kullanım farkı, bu ayrım üzerinden bakıldığında kolaylıkla anlaşılır.

Ripalda’da Modernlik ve Küçük Bir Sapma
Ripalda’daki modernlik yalnızca mimari biçimde değil, yapının erken dönem işlevlerinde de kendini gösterir.
20. yüzyılın başlarında pasaj içinde ya da hemen yanında yer alan Café Inglés ve Café Hungría, Valensiya’nın entelektüel çevreleri için önemli buluşma noktalarıdır.
Aynı dönemde pasaj bünyesinde bulunan Gran Hotel Ripalda, modern konaklama anlayışını temsil eden bir unsur olarak yapının prestijini artırır; bazı mimarlık tarihi kaynakları, burada Valensiya’daki erken asansör örneklerinden birinin kullanıldığını da belirtir.
Ripalda Pasajı genellikle düzenli, sakin ve ölçülü bir modernlik örneği olarak anlatılır. Mimari dili nettir; ne işe yaradığı bellidir, göze sokulan bir süsü yoktur. Bu yüzden de çoğu anlatıda sürprizi olmayan bir modernleşme fikriyle yan yana durur. Tam da bu düzenli çerçevenin içinde, zaman zaman küçük bir hikâye dolaşır. Bazı yerel kaynaklar, pasaj içindeki bir vitrinde, 20. yüzyılın başlarında Antoni Gaudí’ye atfedilen cam kubbe ve vitray tasarımlarının kullanıldığını söyler. Bu bilgi, mimarlık tarihinin temel kaynaklarında doğrulanmış değildir; daha çok yerel hafızada dolaşan, temkinle yaklaşılması gereken bir ayrıntı olarak kalır.
Akademik kaynakların ortaklaştığı nokta ise şudur: bu cam elemanlar, kime ait olursa olsun, pasajın özgün bütünlüğü içinde günümüze ulaşmamıştır. 20. yüzyılın sonundaki tadilatlar sırasında yerlerinden edilen bu cam detaylar, Ripalda’nın camla kurduğu ilişkinin bile zaman içinde değişebildiğini düşündürür.
Bugün ve Hatırlananlar
Bugün Çiçek Pasajı’nda yürürken mimari çerçeve hâlâ 19. yüzyılı çağrıştırır; ancak mekânın ritmi bütünüyle bugüne aittir. Masalar geçişi daraltır, sesler üst üste biner, bakışlar karşılaşır. Burada yürümek, kalmakla iç içe geçer. Ripalda’da ise geçiş hâlâ baskındır; pasaj büyük ölçüde tasarlandığı ölçülü dolaşım fikrini korur. Buna rağmen, geçmişte var olmuş ama bugün yerinde olmayan cam detaylara ilişkin anlatılar, bu sürekliliğin ne kadar hassas olduğunu akıllara getirir.
Bu iki pasaj arasındaki fark, mimariden çok kentlerin onlarla kurduğu ilişkide belirginleşir. Ripalda, modernleşmenin düzenli ve idealize edilmiş yüzünü temsil eden bir mimari iz olarak varlığını sürdürürken; Cité de Péra’dan Çiçek Pasajı’na dönüşen yapı, işlev değiştirerek ve sosyal belleği içine alarak yaşamaya devam eder. Aynı yüzyılın ürünü olan bu iki yapı, modernitenin tek bir biçimi olmadığını; coğrafyaya, toplumsal pratiklere ve gündelik hayata göre farklı şekiller alabileceğini gösterir.
Camın Altında Kalan Bir Yürüyüş
Belki de yapılması gereken şey, bir sonraki İstanbul ziyaretinde daha az yer görmek ve biraz daha yavaş yürümektir. İstiklal’in kalabalığından içeri sapıp Çiçek Pasajı’ndan acele etmeden geçmek; Valensiya’da Ripalda’nın cam örtüsü altında hissedilen o ölçülü ritmi hatırlayarak burada kalabalığın temposuna kulak vermek. Camın altından süzülen ışığı, masaların arasına sıkışmış sesleri ve birbirine değen hayatları fark etmek.
19.yüzyılın eşiğinde Valensiya’da atılan adımlarla İstanbul’dakiler arasında hâlâ görünmez bir bağ vardır. O bağı hissetmek için tarih bilmek şart değildir; bazen yalnızca yürümeyi sürdürmek yeterlidir. Bir sonraki yürüyüşünüzde rotanızı kısaltmayın.
İstanbul gibi sürprizleri seviyorsanız, bir pasajın içinde biraz oyalanmayı göze alın.
